Vakit Disiplini
Müslüman, yirmi dört saatinin kıymetini bilecek…
Böyle yapıldığı takdirde yirmi dört saate neler sığmaz ki?
İnsan, nefsinde bu saat hususundaki hassasiyeti tatbik edemezse her işi yarım kalır.
İnsanlar, prensip sahibi ve vaktine, saatine dikkat eden kimseye göre kendilerini ayarlarlar.
Merhum üstad Mahmud Sami Efendi, bir defa vakit fevt etmediler.
O zaman diğer işleri de düzenli gider, kafası da, gönlü de hep huzurlu olur.
diye küçüğünü ihmal ederler.
Hemen her şeyini saatli ve düzenli olarak yapacak…
Yemesi, içmesi, yatması, kalkması, misafir kabulü, misafirliğe gitmesi…
Hepsi bir nizam ve intizam içinde devam edecek.
O zaman her şeyi yerli yerinde olur.
Kişi, namaz da kılar, diğer ibadetlerini de yapar, evrâdını da çeker,
Kur’ân-ı Kerîm’i de okur, bir ahbâbını da ziyaret eder, misafir de kabul eder.
Yeter ki değerlendirmesini bilelim. Ama insan dağınık oldu mu, hiçbir şey elde edemez.
Günleri geceleri boş geçer, geride pişmanlıklar, hayıflanmalar kalır.
Sözünde duramaz, işlerini vaktinde yetiştiremez. İnsanlara karşı mahcup olur.
Kafası dağınık, gönlü huzursuz olur.
Eğer biz, vakit üzerinde hassas olursak,
çevremizdeki eş-dostumuz da bizim bu hassasiyetimize tâbî olacaktır.
Âilemiz, çocuklarımız bu terbiye ile büyüdüklerinde,
kendi kuracakları yuvalarında da bu ölçülere riâyet edeceklerdir.
Dolayısıyla bir kimsenin kendine çekidüzen vermesi pek çok kimseyi ikaz ve irşad edecektir.
Yaşlı olmalarına ve her türlü mazeretleri bulunmasına rağmen yapılacak işi dakikasında yaparlardı.
Bilhassa ibadetlerinde, kulluk vakitlerinde çok hassas ve itinalı olurlardı.
Oruçlarda, namazlarda, zikir ve evrad hususunda hiçbir ihmal veya tembellik göstermediler.
Bu ibadetlerini ehemmiyet verdiler ve bütün diğer meşguliyetlerini bu ibadet vakitlerine göre tanzim ettiler.
Zaten Cenâb-ı Hak, insanı kulluk yapması için yarattığını buyurmuyor mu?
Kulun birinci vazifesi kulluk olacak..
Ancak Rabbine karşı kulluğunu ihmal etmeye başlayınca,
diğer işlerinde de bereket ve huzur kalkar. Gönlü bir türlü mutmain olmaz.
Bazıları yaptıkları hizmetleri veya faaliyetleri gözlerinde büyüterek
“Ben işin büyüğünü yapıyorum. ”
Hâlbuki işin büyüğü, küçüğü yoktur.
Bazen küçük bir iyilik, büyük bir mükâfâta, küçük bir kötülük de büyük bir cezaya sebep olabilir.
Bu yüzden mühim olan, uyanık bulunup şu kısa ömrümüzü rıza-i ilâhî yolunda geçirebilmektir.
Kaynak : Sebnem Dergisi
Yazar : Zahide Topcu




